En Yakınlarımızla İmtihanımız...

2009-08-13 10:32:00


Bizler için sevdiklerimizin en büyük imtihan sebebi olabileceğini acaba hangimiz çok sık olarak hatırlıyor diye düşünüyorum bazen… Nedense yakınlarımız bazen en uzağımıza düşebilmekte, onlarla gönül bağını koparabilmekteyiz ne yazık… Ya da yıllarca aynı aile içinde yaşadığımız, acısıyla, tatlısıyla birçok şeyi paylaştığımız kanımızdan, canımızdan olanları, bir hazan rüzgârıyla çook uzaklara savrulmuş buluyoruz.

Sanki hiçbir şeyi paylaşmamış, aynı çatı altında yıllarca sayısız deneyimi birlikte yaşamamış olduğunuzu zoraki dikte ettirir gibi, araya görünmez ama kilometrelerce uzaklığı koymuş olduklarını görürsünüz. Bir araya getirme çabalarınız hep akim kalır. Siz kapılarını çaldıkça onlar sağır sultanlığa yatarlar. Siz konuşmak, paylaşmak istedikçe onlar kaçmaya bahane bulur, kaçakları oynarlar. Bir türlü aynı telden çalmaz gönül çalgınız.

Bir bakıveriyorsunuz ki, yabancının da yabancısı oluvermişsinizdir. Bu yabancılaşmayı getirip kapınıza koyan nedir diye kafa yorarsınız ama münasip bir cevap bulmakta zorlanırsınız.

Bazen en önce anne ve babanızla yabancılaşır, kuşak çatışması der kabullenirsiniz. Oysa ki asıl sorun daha derinlerdedir. Etinden et, kanından kan, canından can yapılan, biri olmazsa diğerinin olmayacağı bir hiyerarşide, kopuş başladı mı, sökülmeye başlayan naylon çorap misali sonuna kadar gidip dayanmadıkça durmaz. Ne denli kusurlu bir hal almışsa da hala bir şeyler vardır arada… Bağı sağlayan ince teller gibi… Yüreğin taa derininde derin mahzenlerde uyutmaya mecbur tuttuğumuz sevgi gibi… Ancak beslenmediği zaman çarçabuk ölen, canlılığını kaybeden pörsümüş bir sevgi, hayatı ve aile bağlarını canlı tutmaya ne kadar faydası olacaktır, o meçhul işte…

Akrabalık bağları sevgiyle, fedakârlıkla beslenmezse, kan yürümeyen damarın kangren olması gibi tüm hayatiyetini kaybeder. Artık tüm varlığının düşmanı, hayatın neşve kaynağını kurutan bir hastalığa duçar olur insan ve insanlık... Batı insanı yüzyıldan fazladır bu hastalığa düşmüş bulunmakta, şimdilerde aileyi, akrabalığı, tüm toplumsal bağları korumanın sorumluluğuyla tedavi etmeye çalışmakta toplumsal yapısını. Ancak neresinden tutsa elinde kalıyor! Çünkü toplumsal bağın en önemli nüvesini çoktandır tarihin çöplüğüne gömmüş bulunuyor. Ailenin korunup kollanmasını hatırı sayılır bir süredir ihmal etti batı medeniyeti… Gerçi medeniyet denebilir mi, insanlığın en zaruri bağlarını parçalayıp toplumu lime lime eden bir sisteme bilemiyorum. Ancak günün genel geçer kaidelerini dikte ettirir göründüğü için zorunluluktan batı medeniyeti deniyor sanırım. Aileyi bitiren sistem, kendisine medeniyet denmesini hak ediyor mu? sorusu da parantez içi sorulmalı diyorum.

Yüzünü haktan çevireli beri İslam toplumlarında batının evirilmesinden daha hızlı bir süreç yaşandı. Tam anlamıyla bir kaos ortamı, yerle bir eden bir kıyamet gibi yaşandı bu evrilmeyle İslam dünyası… Tersinden bir süreç olduğu için değerlerden soyundukça batıya öykünme, batı argümanlarıyla hayata yön verme arttıkça somut alanlarda benzeşme neredeyse tamamlandı. Ancak manevi dinamiklerde aynı hızlı tempoyu göremiyoruz. Hala ailevi bağların henüz tam anlamıyla kopmaması yüzünden İslam toplumları daha bütüncül bir varlık gösteriyorlar.

Ancak ne yazık ki tehlike çanları İslam ailesi için epey uzun bir dönemdir çalıyor. Bakın cümlede bile “ tehlike çanları” diye bir kelime kullanmak zorunda kalıyorum. Bunca dejenere olmasaydı ailelerimiz, belki kendi dilimize has bir kelime kullanacaktım! Ötekileştirme ve yabancılaşma öylesine yaygın bir vaziyet aldı ki doymak bilmez habis kanser tümörü gibi toplumumuzu ve çok önemsediğimizi sandığımız ailelerimizi tehdit ediyor. Dilimiz, alışkanlıklarımız, beklentilerimiz artık bambaşka diyarların soğuk esintilerini taşıyor. Isıtmıyor donduruyor adeta! Bizi birbirimize kaynaştırmıyor uzağa, çook uzağa savuruyor! Modernizm ve onun çağdaş mabetlerindeki yeni yetme nesillerimiz köklerinden kopmuş, ruhsuz, amaçsız, idealsiz bir yaşamı kendine yol haritası olarak almış.

Böyle bir hengâmede aile bağları tarumar oluyor, yanıp tükenmiş köz misali rüzgârda savruluyor. Artık hiçbir bağ, aile bireylerini bir arada tutmaya kâfi gelmiyor. Aradaki sıcaklık bitmiş, sevgiler örselenmiş, sorumluluklar unutulmuş, muhabbet ise pılını pırtısını toplamış terk-i diyar eylemiştir!

Görünürde bir bütün gibi durmaktadır aile yapımız. Fakat esefle açıklamam gerekiyor ki, aile kurumumuz artık içten çürümeye başlamış, kurdunu kendi bünyesinde oluşturmuş kof bir yapı arzediyor. Aileyi kuran, kurduran düşünce ve iman menşeli bir niyet kalmadığından insanımız adeta batı ailesinin çürümüş aile yapısını almakta bir çare gibi görüyor kendisine. Bunu da çağdaş olmanın olmazsa olmaz bir gereği gibi görüyor. Aslına bakılırsa ailemizin de toplumumuzun da başına gelen felaketler, körü körüne bir batı hayranlığında kendini kaybetmiş olmanın bir sonucu değil midir?

Kendi dinamiklerimize yabancılaşmış olma, gittikçe kendine düşman olmayı getirdi. Frantz Fanon’nun bir kitabına isim olan “siyah deri beyaz maske” durumlarını yaşıyoruz artık. Her ne kadar tenimiz siyah değilse de bir zencinin kendini kaybederek beyazdan daha beyaz düşünceler taşıyıp kendini yok sayması gibi bir travmayı yaşıyoruz toplumca. Ancak birçoğumuz bu travmayı yaşadığımızın bile farkında, bilincinde değil. Batıdan daha batıcı kesilir olduk. Bu gün batının cesaretle sorunlarına eğilip çözüm yolları ve kurtuluş umutlarını yeşertmek için yaptığı çabayı bile görmezden geliyor, onları(batı medeniyetini) hiç hak etmediği bir ulaşılmazlık noktasına yerleştirmiş ve hükümranlığına söz söylenemeyen bir imparator unvanı vermişiz.

Ancak bu karşı konulamaz sandığımız imparator son demlerini yaşamaktadır ki bu görülmüyor. Toplumca çöküş içine girmiş bulunması bize neler anlatıyor? Anlamak istemiyor amma ve lakin aile üzerine senaryolaştırdıkları filmleri büyük bir iştiha ile seyrediyor hatta onları bu filmleri yapmış olmalarından dolayı gizlice kutluyoruz! Batıdaki aile tipini yaşamak için kendi öz dinamiklerimizle uyum göstermeyen alışkanlıklar, zevkler ediniyoruz ancak hala bir aile sıcaklığına kavuşabilmiş değiliz. Geleneklerimizden, dinimizden örfümüzden kaynaklanan bir yaşam tarzına gittikçe yabancılaşan aile bireyleri artık bir araya gelmekten bile imtina ediyorlar. Beraber geçirilecek vakitler tükenmiş gibi başka diyarlara kapağı atıyor her biri.

Hatta geçenlerde küçük kardeşimizin düğününde diğer kardeşimin söylediği söz, nerelere kadar geldiğimizi göstermesi açısından manidar aynı zamanda da yürek paralayıcıydı! Kendimize has özelliklerimize aile yapımıza sırtını büyük bir memnuniyetle dönen kardeşime kendisinin ne zaman evleneceğini sorduğumuzda o; evlenmeyi düşünmediğini, ama evlenirse kendi düğününde vals yapmamız gerektiğini yoksa düğününe bile gelmemizin abes olacağını söyleyivermişti! Düşünebiliyor musunuz valsli düğün yapmak istiyor! Bizim aile kültürümüze ne zamandan beridir vals girdi? Böyle bir temelle kurulacak bir aile ne kadar bizden ve ne kadar sıcaklık taşıyacaktır yuva diye kabul ettiğimiz anlamdan?

İşte bu kör yönelişler bizi en yakınlarımız dediğimiz kişilerden fersah fersah uzağa düşürüyor, yabancı kültürlerin ayazında ulu orta yerde yapayalnız bırakıyor! Yürek kendine has ikliminden uzakta kalmanın soğuğuyla üşüyor! Kendimi yetim, korunmasız, her türlü tehlikeye açık kalmış biçare biri olarak hissetmeye başlıyorum. Hani ortak değerler, zevkler, alışkanlıklar, kabuller? Ne çabuk yok oldu bizi biz yapan değerler?

Artık aile sıcaklığı taşımayan birlikteliklerde, kuru sözcüklerle görüşülen sınırlı zamanlarda bir araya gelirsiniz. Bir araya gelmeden önce özlediğiniz, hasretini çektiğiniz yerini doldurmayı umduğunuz boşluk biraz daha büyüyerek ayrılırsınız. İçinize oturan bir sevgisizlik, uzağa savrulmuşluk, ortak bir paydanın kalmadığını görmenin esef verici rahatsızlığı, yüreğinize diken gibi batar. Kanatır da kanatır! Çaresi yoktur artık. En yakınlarınız en uzağa düşmüşlerdir! Üstelik oldukları yerden memnundurlar! Size hiç ihtiyaçları kalmamış görünürler. Oysa onları özlemek size kalmıştır. Hasret çekmek ise sadece sizin derdiniz olmuştur. Geçmişin özlemini derinden çekersiniz. O küçücük çocuklar iken birlikte sokaklarda ele ele koşup oynadığınız, yorgun argın ama mutlu ve sevinçle eve koşup annenizin sımsıcak kollarına aynı anda atıldığınız günleri yâd edersiniz. Aynı tabağa kaşık salladığınız, aynı çorbadan aynı lezzeti tattığınız günleri hep anımsar olursunuz… Biraz büyüyüp de başka yerlerde yemek yediğinizde ille de “annemin yemeği” diye tutturduğunuz inatçılıklarınız… Hep sevimli birer anı olarak asılı kalır geçmişinizin müzesinde…

Bizi en yakınlarımız anlamak istemez. En çok onlar anlasın bizi isteriz, lakin bu beklentimiz karşılık görmez. Anlamamazlıkta diretir gibi görünen bir vurdumduymazlıkla sizi anlamamış olmanın rahatlığıyla yargılar sizi. Yargısız infazlar en yakınlarımız tarafından icra edilir. Bir yabancının esirgemeyeceği en asgari olumlu tutumu bile çok görür.

Bizi hep en yakınlarımız yaralar! En büyük sevgisizliği paradoksal bir oluşla en çok yakınlarımız gösterir. En çok bağlanılması gereken bağları en çabuk onlar koparır. Yerine hiçbir şeyi ikame edemeyeceğiniz büyük bir boşluk bırakarak hayatınızdan çıkmak isterler. Bizi anlayabileceklerin başında en yakınlarımız gelmeliydi oysaki…

Kendimizi en çok en yakınlarımıza anlatmak, isteriz. Ancak onlar sizi dinlemeye değer görmezler. Dinler gibi görünseler bile hiçbir ortak paydası kalmamış insanların umursamazlığıyla yaklaşırlar. Anlatamazsınız, yüreğiniz incinir taa derinden... Beyhude bir umutla sizi anlayacakları demlerin gelmesini, ilahi bir emrin gelmesi gibi beklersiniz ya… Hiç gelmez bu mucize demler… Bizi en yakınlarımız anlamak istemez. Ekseriya dostluklarınız kan bağıyla bağlanmamış, gönül birlikteliği kurmuş güzel insanlarla yürür. Yakınlarınız arasında size dost olacak kimse yoktur. Oysaki ne çok isterdiniz ailenizden, kardeşlerinizden size dost olunmasını… Ya da akrabalarınızdan size Ebu Bekir olmasını… Nafile! Size sabrın acımtırak tadıyla sabretmek kalır artık.

Her şey kendi mecrasında gider, tamam. Ama bu savrulmuşluk bu başıboşluk, bu umarsızlık neden? Sevginin yeşerdiği bir kökten vücud bulmuşsanız, bunu es geçmenin neresi kişisel hürriyeti yaşamak oluyor? Bu düpedüz sorumsuzluk ve anarşiyi körüklemek değil midir?

Bizi en çok yakınlarımız yaralar!

Aile denen mevhumun, ulviliği kalmamışsa ortada artık tüm kasırgaları, fırtınaları an meselesi bekleyebilirsiniz. İnsana kalmışsa her şeyi yerli yerine oturtmak, artık rahmet okuyabiliriz yıkılan ailelerimizin, kopmuş kardeşlik bağlarımızın ardından… Demek ki insan ne kadar istese de ilahi bir yönelişle niyetlenmezse tüm yapıp edeceklerine, yapmak yerine yıkacak, bağlamak yerine koparacaktır. Zaten asıl sorunumuz da ilahi olana olan bağlılığımızı koparmak değil miydi? Tüm bağlar bundan sonra kopan tesbih taneleri gibi her biri bir taraftan parçalanmadı mı?

En yakınlarımızla en asgari ortak noktayı kaybettiğimiz için aile bütünlüğünü de kaybettik. Yakınlığı, sevecenliği, merhameti, saygıyı, bir yerlere bağlı olmanın verdiği güveni de kaybettik. Biz aslında kendimizi kaybettik modernizmin varoşlarında, kimliksizliğin ıssızlığında… Bir yerlerde bir yanlışlık var ama nerede diye kafa yorduğunuzda ise kale duvarı gibi karşınıza dikilen bir yabansılık, sevgisizlik ve hased setleri çıkar. Ya Rabbi diye ünlersiniz neden bu yabancılaşma, ötekileştirme ve vurdumduymazlık? Nerde o sımsıcak yuvaların gül yüzlü, şen yürekli fertleri? Ne çok özlermişiz bu şefkat dolu atmosferi? Koruyamadık saflığımızı, özgünlüğümüzü, kendimiz olmayı… Yabancı diyarların bize yabancı kalan alışkanlıklarını kerhen kabullenip yaşamaya çalışıyoruz. Aldatıcı işvelerine kanarak böyle de mutlu olduğumuza kendimizi inandırmaya çabalıyoruz. Gittikçe daha uzağa, daha uzağa savruluyoruz, en çok yakınlaşmamız gerekenlerle…

Vel hâsılı kelam, en yakınlarımıza ihtiyacımız başkalarına olan ihtiyacımızdan daha fazla olduğu halde en yalancı duygularla böyle olmadığını ispat etmek isteriz. Oysaki yalnız kaldığımızda yanımızda bitiverecek, yüreğinin tüm sıcaklığıyla bize güven verecek yakınlarımızı bulmak isteriz... Herkesten önce Hızır gibi onlar yetişsin diye bekleriz. Onlarsız hayat aslında pek tatsız, tuzsuz ve renksizdir. Ama onlar da sizi hayatlarının vazgeçilmezi yapmadıkça yine en uzakta seyredersiniz onlarsız arta kalan hercümerci…

Tümü birer imtihanlar manzumesi olan hayatımız geçip gider. En derin imtihanları ise yakınlık bağlarıyla bağlanmış olduğumuz kimselerle yaşarız. Tabiri caiz ise en yakınlarımız en büyük imtihanımız olur. Bu imtihanda sevgi, merhamet, sabır ve sebat bize kaybettiklerimizi geri kazandırabilir. Eğer en yakınlarımız o uzak diyarların nefesleriyle tamamen zehirlenip mânen ölmemişlerse…

Hayatı tam da kıvamında bir coşkuyla yaşamak, sevgiyi doyumsuzca tatmak için ailelerimizin diriltilmeye, modern ailelerin hastalıklı yönelmelerinden kendimizi ve en yakınlarımızı kurtarmaya bakmalıyız. Bu anlamda en büyük ilgiyi de en yakınlarımız hak ediyor. Ailelerimizi önü alınamaz bir sel veya kasırgaya tutulmuş gibi zorlu bir sapmışlıkta bulmuş olsak bile elimizden gelen tüm sevecenliğimiz ve ilgimizle ailelerimize sarılmamız gerekmektedir. Çünkü Allah’ın bizi büyük bir hikmet gereği yarattığı bu aile iklimini başka hiçbir şekilde yaşayamayacağız.
 

İkinci kez verilen bir ailemiz hiç olmayacak zira…
Şükran Taşdelen

58
0
0
Yorum Yaz